Yirminci yüzyılın önemli düşünür ve yazarlarından Albert Camus, Yabancı isimli romanındaduyarsız ve topluma yabancılaşmış bir karakteri anlatır. Yabancılaşmayı ve duyarsızlığı daha ilk cümlede fark ediyoruz. İlk iki cümle şöyle; “Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum.”  Roman kahramanı, huzurevindeki annesinin öldüğünü telgrafla öğrenmiştir. Cenaze için huzurevine gider ve çevresine ve cenazeye de hayli duyarsızdır. Annesinin yüzünü son bir defa görmek isteyip istemediğini sorduklarında da istemediğini söyler.

Bu satırlar bana ister istemez yeni kaybettiğimiz anamı hatırlattı. On gün önce toprağın kucağına bıraktığımız anamın 89 yıllık hayatından benimle birlikte olan kısımları film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Geçti geçmesine ama, kısa sayılmayacak bu hayat maratonunda aslında çok az birlikteliğimiz olduğunu fark ettim. İlkokul öncesini zaten hatırlamıyorum. O yıllarda bizimkiler babamın küçük bir dükkan açması nedeniyle kasabaya taşınmışlar. Ben ilkokul üçüncü sınıfa kadar köyde dedemin yanında kaldım. İlkokul dört ve beşinci sınıflar ile ortaokulu  anamın evinde okudum. Ondan sonraki tüm hayatım; lise, üniversite ve çalışma hayatı bugüne kadar hep dışarıda…

Kısacası ben sadece beş yıl anamın evinde kalmışım. Ve bunu yeni fark ettim. Ama roman kahramanının duyarsızlığı ve yabancılığını neden hissetmedim diye düşünmeden de edemedim. Öyle zannediyorum ki bunun nedeni, ana evinden uzakta olmamız sadece fizikî anlamda uzak olmasıydı. Manevi anlamda hiç uzak olduğumuzu düşünmedim. Gerek okul yıllarında gerekse iş hayatımızda memleketteki ana evi bir merkez görevi üslendi. Hiç irtibatı kesmedik. Daha birkaç yıl öncesine kadar anam özellikle kış aylarında Adana’ya gelip bir ay kadar yanımızda kalırdı ve bundan da mutlu olurdu. Biz de her vesileyle, özellikle dinî bayramlarda memlekete ziyaretine gitmeyi ihmal etmezdik. Memlekette ikamet eden kardeşim Metin’in yanında kalırdı ve son yıllarında da kardeşimin yakın ilgisiyle yaşadı. Bizler de ancak ziyaret edebildik.

Telefonla anamın vefatını duyunca, duruşmaya gitmekte olduğum Adana – Mersin otobanından çıkıp geri döndüm ve Yayladağı’na gittik. Ben eskinden ölüden de ölümden de korkardım. On bir yıl önce babam öldüğünde ve onu yıkandıktan sonra görebileceğimizi söylediklerinde, kardeşlerimle birlikte babamı gördüm, derin uykuda gülümsüyor gibiydi. Bu gülümseme bana bir ferahlık verdi. Üzerimdeki tedirginliği hemen atmıştım. Bu defa annemi yıkayanlar, görmek isteyenlerin görebileceklerini söylediler. İçeri girdim ve bir tuhaf oldum. Derin ve sakin bir uykuda gibiydi. Hıçkırdım ve gözlerimden yaş geldi. Hayatımda ilk defa bir ölünün yüzünü okşadım. O benim anamdı.

Bu ölümde bizi mutlu eden bir husus da, anamın düşkün vaziyete düşmeden, yatağa bağımlı kalmadan gitmesiydi. Bir başka mutluluk ise uykusunda hayata veda etmesiydi. Kardeşimden dinlediğim kadarıyla gece saat 23:00’e kadar birlikte oturmuşlar, sabahleyin kahvaltı için kaldırmaya çalışan kardeşim anamın gittiğini anlamış. “Nasıl ölmek istersin?” diye sorduklarında, bir çok kişi uykuda ölmek istediğini söyler. Fark etmeden, acı çekmeden, sessiz ve sakin bir veda… Ben de şahsen böyle bir ölüm isterim. Kimseye yük olmak istemem. Keşke uykudayken, kuşlar gibi uçup gitsem derim.

İnsan bu dünyada aslında yapayalnız. Anası babası gidince daha da yalnızlaşıyor. Ama çevremizdeki yakınlarımız, dostlarımız var olsunlar ki, yalnızlığı onlarla gidermeye çalışıyoruz. Annemin vefatı nedeniyle o kadar çok arayan, mesaj gönderen oldu ki, hepsine tek tek dönüp teşekkür etmek imkânsız. Bu vesileyle, acımızı paylaşan, arayan soran tüm dostlara ayrı ayrı teşekkürlerimizi sunmak isterim. Aslında yalnız olduğumuz şu dünyada yalnız olmadığımızı anımsattınız. Uzaktan, yakından, telefonla, sosyal medya vasıtasıyla bizi arayan, mesaj gönderen, gelebilen, gelemeyen herkese saygı ve teşekkürlerimizi sunarız.  Sevgili dostlar, sağolun, varolun.