Hızlı değişen gündemimize sık sık Anayasa Mahkemesi de gelmektedir. Hukuk ve siyasetin kesişme noktasında faaliyet gösteriyor olması bu mahkemenin ister istemez tartışma sahasına  çekilmesine sebep olmaktadır. Karardan memnun olmayanların ve başkalarının elbette eleştirmesinde bir sakınca yok. Kararlar eleştirilir ve eleştirilmelidir de. Ancak iş “Anayasa Mahkemesi kapatılmalıdır” noktasına gelirse, biraz durup düşünmek lâzım. Düşünmek lâzım, çünkü “bu mahkemeye neden ihtiyaç duyuldu, bu mahkeme olmadan önce nasıl hareket ediliyordu?” sorularının cevapları üzerinden bir sonuca ulaşmak daha sağlıklı olur.

1921 ve 1924 Anayasalarında Anayasa Mahkemesi mevcut değildi. 1961 Anayasası ile getirilen Anayasa Mahkemesi’nin iki önemli görevli vardı. Bunlar, kanunların anayasaya uygunluğunu denetlemek ve bazı üst düzey görevlileri Yüce Divan sıfatıyla yargılamak (1961 Anayasası, md. 147). 1982 Anayasası’nda ise bu görevlere ilave olarak 2010 yılında bireysel başvuruları inceleme görevi de verildi (1982 Anayasası, md. 148). Yüce Divan konusunun çok az gündeme gelmesi ve tartışmaların daha çok diğer konularda (kanunların uygunluk denetimi ve bireysel başvuru konularında) olması nedeniyle, biz de Yüce Divan konusunu (şimdilik) bir kenara bırakarak diğer iki görev konusu üzerinde durmak istiyoruz.

1924 Anayasası bu ülkede 36 yıl yürürlükte kaldı ve bu 36 yıllık süre içinde Anayasa Mahkemesi olmadan yürütüldü işler. Bu anayasaya göre “hiçbir kanun anayasaya aykırı olamaz” idi (1924 Anayasası, md. 103). Anayasada böyle diyordu ama gerçekten de bütün kanunlar anayasaya uygun muydu? Şunu da hatırlatalım ki, 36 yıllık 24 Anayasası döneminin ilk 21 yılı tek parti dönemi idi, son 15 yıllık dönemi ise çok partili “demokrasi” dönemiydi. Tek Parti döneminde anayasaya aykırı çok sayıda kanun yapılmıştı ve bunu denetleyecek bir mekanizma yani Anayasa Mahkemesi yoktu. Mesela o dönemde ölüm cezalarını onaylamak meclisin göreviydi (md. 26), ama İstiklal Mahkemeleri’nde bu onaya gerek görülmedi. 1935’te Tunceli Kanunu ile idam cezalarının onayı valiye ve kumandana verildi (ilgili kanun, md. 33). Mllî Koruma Kanunu, Varlık Vergisi Kanunu gibi kanunlar da anayasaya aykırıydı. Ama tek parti döneminde bunları dile getirecek muhalefet de yoktu, bunları inceleyecek Anayasa Mahkemesi de yoktu. 1945’te çok partili döneme geçildi ve yine Anayasa mahkemesi yoktu. Demokrat Parti’nin getirdiği kanunlar içinde de Anayasaya uygun olmayanlar vardı. Özellikle de 27 Mayıs öncesi günlerde çıkartılan Tahkikat Komisyonuna yargı yetkisi veren kanun açıkça anayasaya aykırıydı. Ama bunu denetleyecek Anayasa Mahkemesi yoktu. Nitekim 27 Mayıs sonrasında kurulan düzmece Yassıada Mahkemesi, Demokrat Partilileri Anayasaya aykırı kanun yaptılar diye “anayasayı ihlal” suçundan (Dönemin ceza kanunu, md. 146) idamla yargıladı ve idam ve hapis cezaları verdi. O dönemde Anayasa Mahkemesi olsaydı darbe olmazdı diyenler olmuştur. Bu çok iyimser bir görüştür ama en azından Anayasa Mahkemesi’nin gerekliliğine vurgu yapması açısından önemlidir.

1924 Anayasası döneminde mahkemeler önüne de zaman zaman kanunların anayasaya uygun olup olmadığı konusu geldi. Anayasada “hiçbir kanun anayasaya aykırı olamaz” deniyordu ama yargıcın önündeki olaya uygulaması gereken kanun anayasaya aykırıydı. Bazı cesur yargıçlar bu sorunu aşmak için anayasaya aykırılık konusunu çözmek istediler ama sonuç alamadılar. Mesela yargıç A. Refik Gür bu konuda hayli uğraşmış ve gayreti de ses getirmiştir. 1949 yılında Akşehir Asliye Hukuk Mahkemesi yargıcı olan A. Refik Gür, önüne gelen davada bir vatandaşa uygulanmak istenen kanun maddesinin 1924 Anayasası’na aykırı olduğunu görerek, vatandaşa uygulanamayacağı gerekçesiyle davayı reddetmiş, davacı idarenin temyizi sonucunsa ise Yargıtay 4. Hukuk Dairesi mahkemenin kararını bozarak yeniden yargılama yapılmasını  ve ilgili kanun maddesinin uygulanması gerektiğini vurgulamıştır. Ancak yargıç önceki kararında direnmiştir. Direnme kararı üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 1952 yılında, “kanunların anayasaya uygun olup olmadığının denetiminin mahkemelere verildiğine dair hüküm bulunmadığı” gerekçesiyle yargıç A. Refik Gür’ün direnme kararını yerinde bulmamıştır. Davadaki hukukî süreç bu şekilde kapanmakla birlikte, A. Refik Gür’ün girişim ve çabaları hukukçular arasında takdir toplamış ve bazı yayınlara konu olmuştur. Prof. Dr. Necip Bilge bu konuda; “Eğer Yargıtay 1952’de, ilk derece mahkemesinin yaptığı gibi, anayasaya uygunluk denetimini kabul etmiş olsaydı, 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni hazırlayan koşullar belki olmayabilirdi. Zira böyle bir yargısal denetim olanağı karşısında, yasama meclisinde çoğunluğa sahip iktidar partisi yasama işlerinde daha dikkatli davranmak zorunluluğunu duyardı” demektedir. (Bu konuda daha geniş bilgi için A. Refik Gür’ün Osmanlı İmparatorluğu’nda Kadılık Müessesesi’nin 211-236 sayfalarına bakılabilir, İş Bankası Kültür Yayını, 1. Baskı 2015)

Bu uygulama ve çabalar da açıkça gösteriyor ki, özellikle çok partili hayata geçtikten sonra Anayasa Mahkemesi ciddi bir ihtiyaç haline gelmiştir. Esasen Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 1950 yılındaki ilk hükümet programında Adnan Menderes Anayasa değişikliğinin gerekliliğine değinerek, vatandaş özgürlüğünden ve kuvvetler ayrılığından bahsetmiş ise de, on yıllık iktidarı boyunca bu konuyu bir daha ağzına almamıştır. Zira Celal Bayar Atatürk’ün Anayasası dediği 1924 Anayasası’nın değiştirilmesine karşıydı. Celal Bayar, çağdaş gelişmelerin ve demokrasinin gereği olan yeni bir anayasa ihtiyacını kabul edemiyordu. Oysa bu zorunlu bir ihtiyaçtı.

Nitekim Anayasa Hukukçusu Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil 1924 Anayasasının değiştirilmesi ve Anayasa Mahkemesi’nin kurulması gerektiğine dair 1940’lı yıllardan itibaren köşe yazıları ve bilimsel makaleler yazmıştır. (Bu konuda Hoca’nın İlmin Işığında Günün Meseleleri isimli eserine bakılabilir). Tek Parti döneminde konuyu hiç gündeme getirmeyen CHP ise DP iktidara gelince vatandaş hak ve özgürlüklerini, yeni bir anayasa ihtiyacını hatırlamıştır. DP iktidarı döneminde Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyetçi Millet Partisi, DP’den ayrılanların kurduğu Hürriyet Partisi de konu üzerinde durmuşlar ancak özellikle CHP’nin 1959’da yayınladığı İlk Hedefler Beyannamesi 1961 Anayasası’nın öncüsü ve habercisi işlevi görmüştür (Bak; Mümtaz Soysal, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, 3. Baskı, 1978, sh. 58-63).

Sonuçta hakiki bir ihtiyaçtan doğan Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası’nda yer almıştır. Anayasa mahkemesi ilk yıllarında ve devam eden vesayet dönemlerinde oldukça hatalı ve oldukça ideolojik kararlar vermiştir. Ne kadar eleştirilse de, giderek evrensel hukuk yönünde evrimleştiği de bir hakikattir. Bugün için, kanunların anayasaya uygunluk denetimini yapan organ olarak vazgeçilmez bir görevi vardır ve geçmişe baktığımızda, bugün “Anayasa Mahkemesi kapatılmalı” sözünün ne kadar temelsiz, ne kadar gereksiz, ne kadar bilgisizce söylenmiş bir laf olduğu anlaşılmaktadır.

2010 yılında Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı tanınmıştır. Hak ihlaline uğradığını iddia eden bireyler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmeden önce Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak ihlal edilen haklarını dile getirmekte ve hak ihlalinin giderilmesi ve tazminat talebinde bulunabilmektedir. Her ne kadar AİHM’e gitme sürecini uzatsa da, devrim niteliğindeki bu yoldan vazgeçmek de bireysel hak ve özgürlükler açısından geriye gitmek anlamına gelecektir. Anayasa Mahkemesini kapatmak, ülkeyi karanlık bir yola sokmaktan başka bir anlama gelmez.

Tarihsel süreç de gösteriyor ki, Anayasa Mahkemesi’ne haksızca saldıran siyasiler ve kapatılsın diyenler abesle iştigal etmektedir.