Son günlerde okuduğum “Diktatöre Mektuplar” isimli 76 sayfalık küçük kitap nedeniyle bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı duydum. Rus yazarlar MikhailBulgakov ve YevgenyZamyatin’inStalin’e yazdıkları birkaç mektubun metni var kitapta. Her iki yazar da StalinRusyasında yaşamış, rejime muhalif olarak görülmüş, dışlanmış, susturulmuş, yasaklanmış kişiler. Zamyatin’in yurt dışına çıkışına izin verilmiş, ama Bulgakov’a çok istemesine rağmen bu izin verilmemiş.

Bulgakov, “Usta ve Margarita” isimli ünlü romanıyla biliniyor. Ancak bu roman o dönemde yasaklı idi, 1966’da sansürlü olarak yayınlanabildi. Bulgakov, 1930’lu yıllarda tanışıklığın da verdiği Stalin’e bazı mektuplar yazdı. Mektuplarında çok açık sitemler var, ısrarla karısı ile birlikte yurt dışına gitmesine izin verilmesini istiyor. Ama bu izni alamıyor. Stalin döneminde bir çok aydının “halk düşmanı” olarak görülüp, Sibirya’daki kamplara sürgüne gönderildiğini ya da infaz edildiğini bugün bütün dünya biliyor. 

Bulgakov, belki diktatörle olan tanışıklığından, belki dış dünyada biliniyor olmaktan dolayı infaz aygıtından kendini kurtarmış görünüyor. Ama baskıcı rejimin onu bunalttığı, yazdığı satırlardan anlaşılıyor. Burada onun bir mektubundan birkaç satır alıntı yapacağım. “Yaşayan bir ölüden farkım yok” diyen yazar şöyle diyor;

“Hastalığımın nedeni iyi bilinmektedir ve bu çok açıktır. Rusça yazan yazarlara sağlanan imkânlar sahasında edebiyatın biricik kurdu bendim. Fakat bana tüylerimi boyamam önerildi. Oysa bu aptalca bir öğütten başka bir şey değil… Bir kurt boyandığında ya da tüyleri traş edildiğinde bir kanişe benzemez. Ve sonunda beni tehlikeli, vahşi bir kurt saydılar. İnsanı çökertmek için edebiyatçıların keşfettiği en iyi yollar neler ise, hemen hepsi üzerimde tatbik edildi. Yıllar yılı kapalı bir yerde bırakıldım.”

Yazarın dikkat çeken bir çok cümlesi olmakla birlikte, alıntı yaptığım paragraftaki “bana tüylerimi boyamam önerildi” cümlesine takıldım. Bu cümlede dikta rejimlerinin “tek tip insan” yaratma isteği, farklılıkları yok ederek, toplumu robotlaştırma, ya da koyun sürüsüne çevirme isteği yatıyor. İnsanları aynı renge boyayarak, rejimin istediği insan tipine dönüştürme gayreti vurgulanıyor. Bulgakov’un da dediği gibi, kurdu boyamakla kaniş yapamazsınız. Ama diktatörlükler, bu tür tek tip insan yaratma arzusundan hiç vaz geçmediler.

Sadece komünist diktada değil, onun ikiz kardeşi olan faşist ya da İslamcı diktatörlüklerde de aynı çabayı çok rahat görebilirsiniz. Hitler’in “üstün ırk” görüşü de aynı çabanın ürününden başka bir şey değil. Bu rejimlerin en önemli özelliği, halkını iki yüzlü olmaya zorlamasıdır. Rejimin istediği renge boyanmayı içten kabul etmese dahi, dış görünüş olarak rejimle uyumlu görünmek zorunadırlar. Bu iki yüzlülük halkın yaşam şekline dönüşmektedir.

Son yıllarda Türkiye için de diktatörlük kavramının çok kullanıldığını görüyoruz. Kanaatimce bu aşamada Türkiye’deki yönetim için “diktatörlük” kavramını kullanmak aşırı ve abartılıdır. Her şeye rağmen demokrasinin vaz geçilmez unsuru olan siyasal partiler henüz faaliyettedir. Bazı şaibelere rağmen, serbest seçimler yapılıyor, genel ve eşit oy kuralları işliyor. Bu durumda bizim ülkemiz için “diktatörlük” demek insafsızlık olur.

Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki,  dünyanın demokratik hiçbir ülkesinde görülmeyen bir başkanlık sistemine doğru gidiyoruz. Anayasa Hukuku literatüründe hiç olmayan bir sistem hayata geçirilmeye çalışılıyor. Başımızdaki “Reis” denilen zat, hukukun ve demokrasinin vazgeçilmezi olan “kuvvetler ayrılığı” ilkesinden rahatsız olduğunu söylüyor. “Dindar nesil” diyerek, dikta rejimlerindeki tek tip insan modelini öneriyor. Bir çok insan “başka renkte” görünmeye korkuyor ve istenilen renge “boyanmayı” kabul ediyor.

Önemli bir kamu kuruluşunda yakından tanıdığım biri ile sohbet ediyorduk. “Ramazanda, oruç tutmayan çok kişi olmasına rağmen, o kurumdaki insanların tamamının oruç tutuyormuş gibi davrandığını” söyledi. İşte tam da Bulgakov’un dediği bu olmalı. O kurumdaki herkes rejimin istediği renge boyanmış görünüyor. Ama görünen rengin altında başka bir renk olduğunu da biliyoruz. Yani rejim insanlara korku salmış durumda.  İnsanlar başka renkte görünürse, işlerine son verilmesinden, sürgüne gönderilmekten, meslekten atılmaktan korkuyor. Evet, biz insaflı davranarak, Türkiye için henüz “diktatörlük” kavramını kullanmıyoruz. Ama güzel ülkemizin diktatörlük yolunda adım adım ilerlediğini de görmemek için kör olmak lâzım.