2400 yıl önce Atina sokaklarında çıplak ayakları ve yırtık elbiseleri ile dolaşan iri yapılı, çirkin suratlı Sokrates, önüne çıkan herkese soru yöneltiyor, “kendini bil” diyordu. Herşeyi bildiklerini zannedenler için “o hiçbir şey bilmediği halde bildiğini zannediyor, bense bilmediğimi biliyorum” diyordu. “Bildiğim bir şey varsa, o da bir şey bilmediğimdir” diyerek, bilmek iddiasındakileri rahatsız etmeye başladı. Suçlamalar arttı, “Sokrates devletin (Atina’nın) tanrılarına inanmıyor, başka Tanrı(lar)’ya inanıyor, gençlerin ahlâkını bozuyor” dediler ve yargıladılar. Ölüme mahkûm ettiler.

O yine sesini yükseltti. “Ömrüm ve gücüm oldukça felsefe yapmaktan ve öğretmekten, karşılaştığım herkesi buna teşvik etmekten vazgeçmeyeceğim… Çünkü biliniz ki, bu Tanrı buyruğudur ve devlette, şimdiye kadar benim Tanrı’ya hizmetimden daha büyük bir iyilik yapılmadığına inanıyorum.”

Soru sormak, insanları şaşırtmak, kafalarında soru işareti oluşturmak, şüphe duymalarını sağlamak, sorgulamaya yöneltmek onun mesleği haline gelmişti. Ve o, bu eylemine “felsefe yapmak” diyordu.

Felsefe yapmak, her şeyden şüphe duymak, sorgulamakla başlar. Önümüzde duran herhangi bir objenin ne olduğunu sorduğumuzda şüphe başlamış demektir. Felsefe yapmak; her şeyi sorgulanabilir görmekle başlar. Her şeyi olduğu gibi kabul etmemek, bize göründüğü biçimiyle yetinmemek demektir. Nitekim Platon da, felsefenin bu sorgulamanın sonundaki “hayret” ve “şaşkınlıktan” doğduğu kanısındadır. Aristotales de “insanlar hayret etmek suretiyle hem şimdi, hem başlangıçta felsefe yapmışlardır” der.

Var olanları şüphe duymadan olduğu gibi kabul etmek, yani felsefe yapmamak, düşünceyi ve toplumu donmuş vaziyette bırakır.  ÜstadPeyami Safa bir romanında der ki; “ Zekânın en sivri noktası şüphe ve tereddüttür. Bütün Rönesans bir şüpheden doğdu. Bütün yeni felsefe zaferini Descartes’ın şüphesine borçludur.”

Nietzsche’nin “çekiçle felsefe yapması” da radikal sorgulama yapmanın yöntemidir. Usta, elindeki çekiçle sürekli saldırırken, bazı şeyleri yıkmak, yıkarken de kırdığı, yonttuğu mermerin içinden “ideal insanı” çıkarmak ister. Der ki “Hayatın bütün o harika mutlaklığı ve çok anlamlılığı içinde insan nasıl yaşar da soru sormaz, sorgulamanın hırsı ve zevki içinde titremez?” Nitekim Nietzsche’yi inceleyen Stefan Zweig onun için “Hiçbir zaman bir bilgiyi sürekli olarak benimseyip onu nikâhlı karısı yapmaz. Bir sistem, bir öğreti haline sokmaz.” Çünkü sistem, öğreti ve ideolojiler düşünceyi kalıplara dökmekte, Cemil Meriç’in deyimi ile “konserve fikir” haline getirmektedir.

Felsefe vadisinde yürürken Marks’ı anmadan geçmek haksızlık olur. “Filozoflar dünyayı yorumladılar ama asıl olan dünyayı değiştirmektir” diyor devrimci filozof. Değiştirmek, yani düşünceyi eyleme geçirmek! 

Dünyayı değiştirmek dendiğinde, Hazreti Muhammed’i hatırlamamak olmaz! Karanlık ve durağan bir çöl toplumundan, dünyayı sarsan, dünyayı değiştiren bir hareket çıkarmayı başarmış bir eylemciydi o büyük insan.

Bu kadar felsefeden sonra can alıcı soruyu sorabiliriz! Peki, bu kadar dinamik bir değişimin motoru olan İslam’ın ve İslam dünyasının hali neden perişan? Kanaatimce, peygamberin elinde dünyayı değiştiren bir öze sahip olan din, bugün şu ya da bu cemaatin, tarikatın, mezhebin elinde (Marks’tan ödünç aldığımız bir kavramla söyleyelim) “beyinleri uyuşturan afyon” haline gelmiştir. Yine başladığımız noktaya geldik! Yani felsefe yapmaya! Kurtuluş şüphe duymakta, soru sormakta, felsefe yapmakta! O halde, sorgulamaya kendimizden başlayabiliriz!Haydi, iş başına!