Cumhuriyet Gazetesi’inde bir köşe yazarı (Enver Aysever), geçen hafta bir yazısında “Düşünmenin düşmanı inanmaktır”demiş ve bu cümleyi not etmiştim. Aynı gazetede daha sonraki günlerde Sadık Usta’nın dört gün devam bir dizi yazısını takip ettim. “Doğu-İslâm Uygarlığı ve Felsefesi” başlığını taşıyan yazı dizisinde “İbn-i Rüşd’ün “Din ve felsefe iki süt kardeştir” ifadesi veya tezi, felsefede bir sıçrama ve devrimdi” deniliyordu. Görüldüğü üzere, aynı gazetedeki bu iki yazı iki ayrı ve zıt tezleri savunuyordu. Bu cümleler, “İnanmak ya da İnanmamak” isimli bir kitap kaleme almış olmam nedeniyle beni yakından ilgilendiriyordu. Kitabımda inanmaktan yana tavır aldığımı, ancak inanmayanlara da yer verdiğimi, inanmayanları da kendi meşrebimce yorumlamaya çalıştığımı izah etmeye çalışmıştım. Gazetede okuduğum bu cümleler üzerinde durmak ihtiyacını duyuyorum.

Köşe yazarının “Düşüncenin düşmanı inanmaktır”cümlesi üzerine uzun uzun düşündüm. Düşündüm diyorum, demek ki düşünme kabiliyetim var. Ama yazar düşünceyi inanmanın düşmanı olarak görüyor. Oysa ben inanıyorum!  Hem düşünceye önem verip hem inanmak bu yazara göre sorunlu. Bu durumda o kafaya göre ben sorunlu biriyim! Düşünüyorsam inanmamam lâzım. İnanıyorsam düşünceyi dışlamam gerekiyor. Hangisinden vazgeçsem acaba? Yine düşündüm. İkisinden de vazgeçemeyeceğimi anladım.

Sonuç olarak ben düşünmenin inanmanın düşmanı olduğu görüşüne katılamadım. Düşünmeyi de inanmayı da dışlamayan bir pozisyondayım. Evet, gayet çetrefilli bir konu. Düşünen insandan inanmamasını beklemek bana çok da isabetli görünmüyor. Aynı şekilde inanan insanın da düşünmüyor olduğunu söyleyebilmek hatalı gibi görünüyor.

Kanaatimizce, düşünen her insanı inanan olarak kabul edemeyeceğimiz gibi, inanan her kişiyi de düşünmeyen seviyesine indirgemek sorunludur. Düşünenin inanmamak gibi bir tercihi olabileceği gibi, inananın da düşünmemek gibi durumu olabilir. Ama bu tercih ve durumun dışında kalan çok geniş bir alan var ve o alan hem düşünen ve hem de inananları kapsıyor.

Düşünce tarihine bakacak olursak, çok sayıda düşünen ve hatta düşünerek inanca ve Tanrı’ya ulaşanlar olduğunu görürüz. İslam felsefesinin önemli isimlerinden İbn-iTufeyl, ıssız bir adada tek başına yaşayan roman kahramanının düşünce (akıl) yoluyla Tanrı’ya ulaştığını Hay Bin Yakzan isimli eserinde anlatır.Hay Bin Yakzan, adasal romanların öncüsüdür ve başta RobinsonCrusoeolmak üzere, bir çok edebiyat ve felsefî esere ilham kaynağı olmuştur.İbn-i Rüşd’ün“Din ve felsefe iki süt kardeştir” tezi de bizim görüşümüzü destekler mahiyettedir.

Düşünmek inanmanın düşmanı olsaydı, bilim ve felsefe tarihindeki inanmış kişileri bir kalemde silip atmamız gerekmez miydi? Oysa insanlığa katkıda, inanmayanlar kadar inanan ve düşünenlerin de payı var.

Bilim tarihinin köşe taşlarından kabul edilen Einstein’ın geleneksel din ve Tanrı inancına sahip olmadığını biliyoruz,“kozmik din inancı”na sahip olduğunu belirterek, ateist olmadığını yeri geldiğinde açıklamıştır. Kendisini ateist olarak gösterenlere de kızgınlığını ifade eder. Ona göre inanç, bilimin ilerlemesi açısından önemliydi. Onun “Dinsiz bilim topal, bilimsiz din kördür” aforizması çok ünlüdür. (Bu konuda daha geniş bilgi için bizim “İnanmak ya da İnanmamak” isimli kitabımıza bakılabilir.)

Daha yakınımızdaki bir bilim insanı olan Aziz Sancar’ın “Ben Müslümanım ve Allah’a inanıyorum” dediğini hatırlatmak isterim. Görüldüğü gibi bu bilim insanlarında inanmak, düşünmeye engel de değil, düşman da değil.

Çok kısaca Tolstoy’dan da bahsetmek istiyorum. Rus ve dünya edebiyatının klasikleri arasında haklı yerini almış bu büyük yazarın da inançla ciddi bir serüveni olduğunu görüyoruz. Kilisenin din anlayışını hiçbir zaman benimsememiştir ve bu sebeple aforoz dahi edilmiştir. Ama kendisinin da yazdığı üzere yoğun bir Tanrı anlayışına sahiptir. Hatta bir İncil dahi kaleme aldığını ve bunun Türkçeye çevrildiğini de biliyoruz. Dahi yazar, kırsal kesim insanının sade dindarlığını sevmişti. Kiliseye hep mesafeli durdu. Şimdi harika romanların yazarını inanç sahibidir diye düşünmeyen kategorisinde mi kabul edeceğiz? Kısacası, hem düşünüyordu, hem inanıyordu.

Belirtelim ki, bu vadide üzerinde durulması gereken en önemli husus, dinlerin ve inançların kör ve bağnaz yorumlarının ortamı çoraklaştırdığı ve hatta çölleştirdiğidir. Nitekim inançlı düşünürlerin çoğu zaman Ortodoks din anlayışından uzaklaşarak, daha özgürlükçü bir anlayışa sahip olduğunu görüyoruz. İslamın altın çağı denilen dönemdeki İslam filozoflarının gelenekselciler tarafından şiddetli bir eleştiriye maruz kaldıkları ve hatta tekfir edildikleri (kâfir ilan edildikleri) görülmektedir. Aynı durum Batılı düşünürlerin de başına gelmiş, kimi öldürülmüş, kimisi kaçarak canını kurtarmıştır. Anlıyoruz ki, inanmak düşünmenin düşmanı değil, bağnazlık düşünmenin düşmanıdır.

Sözlerimizi ozan Harabî’nin deyişinden bir dörtlükle bitirelim;

Kandil geceleri kandil oluruz.

Kandilin içinde fitil oluruz.

Hak’kı göstermeye delil oluruz.

Fakat kör olanlar görmez bu hali.