İlk okul üçe kadar köyde okumuştum. Bizimkiler ilçeye taşınmışlar, ben köyde dedemin yanında kalmıştım. Abim gelip, “seni de ilçedeki okula götüreceğiz” dediğinde, bir incir ağacının dalları üstündeydim. Hem ben hem öğretmenim üzülmüştü bu habere. 

Çocukluk anılarımda en fazla yer tutan meyvedir incir.  Bir zamanlar bahçeler incir ağaçları ile doluydu. Temmuz güneşini emen meyveler Ağustos ve Eylülde bütün görkemi ile salınırdı dallardan. Kabarıp, kabuğunu patlatınca, yarıktan bal kıvamında sıvısı akar. Fazla olgunlaşanlara “hurmalaşmış” derdik ki, hurmaya on çektiğinden eminim. İncirde börtü böceğin de hakkı vardı ki, daldan dala sıçrayan incir kuşları ürkek ve tedirgin ortaklarımızdı.

İncir dendiğinde başta Aydın olmak üzere, Ege Bölgemiz akla gelir. Bizim Doğu Akdeniz Bölgemizde de gayet güzel incir olur. Mersin yöresinde Mut’tan ve yaylalardan gelen incir gayet lezzetlidir. İskenderun – Antakya istikametinde yolculuk yapanlar bilir; Belen ve Kıcı mevkiinde yol kenarında satılan incirlerin tadına doyum olmaz.

Kozan’da incire “maya” dendiğini duyduğumda şaşırmıştım, ama buna kendimce anlam yükledim. Acı süt içeren ham incir meyvesinin yaz sıcağının etkisiyle  olgunlaşma sürecinde mayalanarak bala dönüştüğünü anlatıyor olabilir bu kavram.

“Maya” denince telemeyi hatırladım. “Çobanın gönlü olursa tekeden teleme çalar” denir ya, işte o telemeden bahsediyorum. “Teleme” kitaplarda bir peynir çeşidi olarak geçiyor ise de,  benim gözümde bir peynir çeşidi olmaktan uzaktır. Kırılan taze incir dalından ya da ham incir meyvesinden (ki biz ona “tum” deriz), taze keçi sütüne akıtılan birkaç damla acı incir sütü maya vazifesi görür. Karıştırılan süt hemencecik yoğurt kıvamında lezzetli bir yiyeceğe dönüşür ki, onun adı “teleme”dir. Kalıcı ve uzun vadeli bir yiyecek olmadığı için peynir olarak kabul etmemek daha doğru gibi geliyor bana.

Yaz sıcağında toprak damlara sererek kuruturduk incirleri. Tahta sandıklara basıp, arasına birkaç tane de defne yaprağı konduğunda, rayihası daha bir etkili olurdu. Kuru inciri en çok da arasına ceviz katarak yemeyi severdik. Doğal ve lezzetliydi. Kış gecelerinde rahmetli babam, çevresine topladığı torunlarına güle eğlene yedirirdi incirle cevizi.

Köy hayatımıza bu kadar sinmiş olan incirin, kültürümüzün dışında kalması düşünülemez. “Kalenin dibinde üç ağaç incir / Kolumda kelepçe, boynumda zincir” diye seslendirdiğimiz türküde, “kalenin dibindeki üç ağaç incir” sadece “zincir”e kafiye olsun diye konulmadı oraya. Garibanlar gelip geçerken yesin diye var o üç ağaç incir.

“Erik dalı gevrektir, basmaya gelmez” ancak incir dalı daha gevrektir. Boşuna dememiş atalarımız, “darı unundan baklava, incir dalından oklava olmaz” diye.

“İncir reçeli” bir sinema filminin adı olmaktan öte, incirle şekerin kavanozda sarmaş dolaş kış uykusuna yatmış halidir.

Hayli hüzünlü, ciğerdelen bir türküde “Hastane önünde incir ağacı / Doktor bulamadı bana ilacı” dense de, inciri ilaç niyetine dahi yiyebilirsiniz. Ancak bu türküdeki ağır hüzne incir ağacının sebep olmadığını da bilmenizi isterim.

Hiçbir gıdaya kutsallık atfedilmesini kabul etmem, ama incirin Kur’an-ı Kerim’de geçiyor olmasını da belirtmeden geçemeyeceğim. Kutsal kitaptaki surelerden birinin adı “tin” suresidir. “Tin” Arapçada incir demektir. “Vattin-i vazzeytuni..” diye başlayan ayette, “and olsun o incire o zeytine” denilmektedir.

Bu güzel yaz meyvesini bu şekilde anarken, bugüne kadar bize verdiklerinden dolayı biraz da borcumuzu ödemiş gibi hissediyorum kendimi.

Siz siz olun, nolursunuz, “incir çekirdeğini doldurmayan” sebeplerle kimsenin “ocağına incir dikmek” gibi bir çabanın içinde olmayın, zira incirin güzelliği ile bağdaşmıyor bunlar. Yine tekrar ediyorum, “incir çekirdeğini doldurmayan” sebeplerle “bir çuval inciri berbat etmeyin”