Çocukluk dönemi oyunu körebeyi hatırlarsınız. Gözleri mendil veya başka bir bezle bağlanarak ebe olan gözü bağlı çocuk kimi yakalarsa o ebe olur. Ebenin gözleri kısa süre için kapalıdır. Bir de gözlerimizin hiç açılmamak üzere kapalı olduğunu düşünelim. Hayat, görmeyenler için nasıl olurdu? Daha da kötüsünü, tüm insanların görmediğini düşünelim. İnsanlığın durumu nasıl olurdu?

Portekiz’in Nobel ödüllü yazarı Jose Saramago, tüm insanların kör olması halinde insanlığın ne duruma geleceğini Körlük isimli ünlü romanında anlatıyor. Anlatıyor ama esasen Saramago’nun anlatmak istediği fiziki körlüğün de ötesinde bir şey. Yazarımız “körlük” kavramını bir metafor olarak kullanarak toplum eleştirisi yapıyor.

Trafikte kırmızı ışıkta bekleyen sürücü, yeşil yanınca hareket etmiyor, çünkü o anda kör olmuştur. Daha sonra onu eve götüren kişi, göz doktoru ve daha başkaları da bulaşı sonucu kör oluyor. Körleri eski bir akıl hastanesinde karantinaya alıyorlar. Sayı arttıkça içeride yatacak yer dahi kalmıyor. Dışarı çıkmaları yasak. Kapıya bırakılan yemekleri alıyorlar ve yaşamlarını içeride sürdürüyorlar. Kapının dışında silahlı nöbetçiler var. İçeri girenlerin içinde doktorun eşi de var ve onun gözleri görüyor. Eşinden ayrılmamak için, kendisini kör olarak tanıtmıştır. Karantinadaki bu insanlar akıl almaz bir ortamda yaşıyorlar. Bütün ihtiyaçlarını kör halleri ile kendileri gidermeye çalışıyor. Ölenleri dahi dışarı çıkmak mümkün olmadığı için bir şekilde avluya gömüyorlar. İçerisi pislikten geçilmiyor. Görmedikleri için çıplak, giyinik fark etmiyor. Yerlere tuvaletlerini yapmak zorunda kalıyorlar. Dışarıdan gelen yemeğe el koyan bir körler çetesi türüyor ve zorbalık tecavüzler yaşanıyor. Gözü açık tek kişi doktorun karısıdır ve o da çetenin tecavüzüne uğruyor ve yaşananları görüyor. Bu kadının yardımı ile dayanışma ve örgütlenen bir grup, dışarı çıkmayı başarıyor ama çıktıklarında görüyorlar ki, kapıda asker falan kalmamış. Şehirde herkes kör olmuş. Sokaklar çöp yığınları ile dolu. Yiyecek bulmak için marketler yağmalanmış. Evinden çıkanlar kendi evini bulamaz durumda. Evini bulanlar, başka körlerce işgal edilmiş olduğunu görüyor. Kadın, kendi grubunu dışarıda da dayanışma ve örgütlenme ile hayatta tutmaya çalışıyor. Başarılı da oluyor. Bütün bu sıkıntılardan sonra körlük geldiği gibi insanları terk ediyor. Birer, ikişer görmeye başlıyorlar.

Romanda kahramanların isimleri yok. Yer ve zaman belli değil. Nokta ve virgül dışında noktalama işareti kullanılmamış. Diyaloglar, konuşma işaretli değil, paragraf içinde verilmiş. Bu sebeple okunması biraz zor. Ancak yine de sarsıcı ve sürükleyici bir metin olduğu için insan bırakamıyor.

Komünist olan Saramago’nun liberal toplum eleştirisi yaptığını söyleyen eleştirmenler bence eksik söylüyorlar. Körlük üzerinden yapılan bu eleştirinin liberal olmayan toplumlar için geçerli olmadığı anlamı çıkar ki, buna katılamam. Metafor olarak körlük, insan ve toplum hastalığıdır. Saramago, “ne geldiyse başımıza körlükten geldi” diyor. Örgütlenmeyi körlüğün zıddı olarak kabul ediyor. Örgütlenmek bir bakıma görmeye başlamaktır diyor. Dayanışma ve örgütlenme elbette olumlu bir şey ama sık dokulu örgütlenmelerde insanın bireysel varlığının yok edildiği, özgürlüğünün ve kişiliğinin buharlaştığı da biliniyor. Ancak benim bu tavrım, yazarı haksız çıkarmaya yönelik değil. Eleştiri hakkımı saklı tutarak yazara hak verdiğimi söylemem gerekiyor. Dünyanın yaşayan körlerle dolu olduğunu söylemesi bence de çok isabetli bir görüş. “Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük” derken de çok haklı. “Gördüğü halde görmeyen körler”den  bahsederken de haklı.

Yazarın körlük üzerinden yaptığı toplum eleştirisi bana başka bir öyküyü hatırlattı. Bilim kurgu türünün öncülerinden sayılan H. G. Wells’in Körler Ülkesi isimli bir uzun öyküsü var. And Dağları’ndaki bir doğa olayı sonucu, uçurumların, kayaların irtibatı kestiği bir vadide yaşayan Körler Ülkesi haklı 14 nesildir kördür. Görmek diye bir özellikten haberleri yoktur. Bu nedenle evlerinde pencere dahi yoktur. Bir şekilde uçurumlardan yuvarlanarak oraya düşen bir insan körleri görünce şaşırır. Onlarla diyalog kurar. Ama onların görmek diye dertleri yoktur, çünkü görmenin ne olduğunu bilmiyorlar. Gerçek dünyanın kendilerinin karanlık dünyası olduğunu sanıyorlar. Gören adam, Körler Ülkesi’nde bir kıza aşık oluyor ve evlenmek istiyor. Yetkililer buna ancak bir şartla izin vereceklerini söylüyorlar; adamın gözlerinin çıkartılarak körleştirilmesi şartı! Adam körleştirilerek, aşağılık durumdan kurtarılacak ve kör duruma getirilerek, körler seviyesine çıkarılacak! Onlar körlüğü, görmekten daha üstün ve daha olumlu kabul ediyorlar. Başına geleceği anlayan adam, aşkını bırakarak, geldiği gibi, kayalıklardan, uçurumlardan, dağları tepeleri aşarak kaçıyor Körler Ülkesi’nden.

Wells’in Körler Ülkesi, Platon’un mağarasından farklı değil. Biliyorsunuz, mağaradakiler zincirle bağlıdır. Arkaları kapıdan gelen ışıktan yanadır, önlerinde ise mağaranın duvarındaki gölgeler var. Kapıdan vuran ışık ve dışarıdan yansıyan gölgeler. Bu zincirli şahısların bildikleri tek hakikat, duvara yansıyan gölgelerden ibarettir. Zincirden kurtulan birisi dışarıdaki gerçek dünyayı görüp geri döndüğünde, ona kimse inanmaz. Dışarıdaki gerçek dünya onlara çok yabancıdır. Onlar için hakikat, kapının önünden geçenlerin içeri yansıyan gölgeleridir. İşte körlük böyle bir şey. Gerçeği kabullenmek istemeyen körler, kendilerine gerçeği anlatmak isteyene de hiç olumlu bakmazlar.

Durup düşünelim. Bir aşirete, bir kabileye, bir hemşehri derneğine, bir siyasal partiye, bir futbol takımı taraftarlığına mensup olduğumuzda çoğumuz “bizden” olanı eleştirmiyoruz, çünkü körüz. “Bizden” ise onun kötü yanlarını görmüyoruz, görsek de söylemiyoruz. Kabile reisinin dediğini alkışlayan kitleler, ertesi gün tersi söylendiğinde yine alkışlıyorlar!Bu körlük değil de nedir?