27 Mayıs 1960 darbesi üzerinde çalıştığımı zaman zaman sosyal medya paylaşımlarımda dile getirmiştim. Konuyla ilgili çok sayıda yayın olmakla birlikte, özellikle darbeye götüren süreci inceleyen Taha Akyol’un yeni kitabının üzerinde durmak istiyorum. Deneyimli bir gazeteci ve hukukçu olan yazar “Kuvvetler Ayrılığı Olmayınca” başlığını taşıyan çalışmasında (Doğan Kitapçılık, 2021) 1946-1960 dönemini, “otoriter demokrasi” alt başlığı altında inceliyor. Kitapta, bugüne ilişkin bir yorum yapılmamış olmakla birlikte, o dönem uygulamalarının bugünkü siyasi çekişmelere çok benzediği gözlerden kaçmıyor. Kitaptaki tespit ve yorumlardan bahsettikten sonra bugüne ilişkin bir değerlendirme de yapmaya çalışacağız.

Bugün demokrasinin ve Anayasaların en önemli özelliği olan kuvvetler ayrılığı uygulamasının, düşünce tarihindeki kökü eskilere uzanır. Antik Yunan’da Platon ve Aristo’nun devletteki farklı güçlerden bahsettikleri biliniyor. John Locke (1632 – 1704) ise Hükümet Üstüne İkinci Tez isimli eserinde yasama ve yürütme üzerinde ciddi şekilde durmuştur, ancak kuvvetler ayrılığı denince hatırladığımız düşünür Montesquieu (1689 – 1755) ve onun Kanunların Ruhu isimli eseridir.Fransız İhtilaline zemin hazırlayan düşünce birikimine katkısı olan bu düşünür, devletteki yasama, yürütme ve yargı güçlerinin tek elde toplanmasının sakıncalarına değinmiş ve sonuç olarak bugün anayasalarda yerini alan bu güçler birbirini denetleyen ve dengeleyen bir mekanizma oluşturmuştur.

Bizim 1921 ve 1924 Anayasalarımızda kuvvetler ayrılığına yer verilmemiş ve güçler mecliste toplanmıştır. Mecliste çoğunluğu eline geçiren güç, baskıcı bir yapıya dönüşmüştür. Bu baskıcı yapı, 1946’ya kadar tek partili dönemde, muhalefetin de olmaması sayesinde sorunsuz devam edebilmiştir. Anayasaya aykırı bir çok kanun yürürlüğe girmekle birlikte, hem dönemin baskıcı olması ve hem de muhalefetin bulunmaması nedeniyle fazla dillendirilememiştir. Tek partiye göre bir sistem getirmiş olan 1924 Anayasasının 1946’da çok partili hayata geçince değiştirilmesi gerekirken, bu yapılmamış ve bunun doğurduğu sıkıntılar ülkeyi darbeye kadar götürmüştür.

Meselâ 1924 Anayasasında Anayasa Mahkemesi olmadığı için, çıkan kanunların Anayasaya uygun olup olmadığı denetlenemiyordu. İktidardakiler “meclisten çıktığına göre her kanun anayasaya uygundur” diyor, muhalefet ise bu tür kanunların anayasaya aykırılığı üzerinde duruyordu. Demokrat Parti, 1946-1950 döneminde muhalefetteydi ve antidemokratik kanunların ayıklanması gerektiğini savunuyordu, CHP ise bunlara dokunulmasına karşı çıkıyordu. 1950 seçimlerinde iktidar değişiyor, roller de değişiyordu. Partiler dün eleştirdiğini bugün savunuyordu. Seçim Kanunundaki çoğunluk sistemi de böyle bir şeydi. Bu sisteme göre bir vilayette oyların çoğunu alan parti, o vilayetin tüm milletvekillerini çıkarmış oluyordu. 1950 öncesinde bunun temsilde adalet yaratmadığını söyleyen Demokrat Parti nispî temsil sistemine geçilmesini istiyor, ama CHP seçimleri kendilerinin kazanacağını zannederek buna karşı çıkıyordu. 14 Mayıs 1950’de çoğunluk sistemiyle ezici bir üstünlükle seçimi kazanan Demokrat Parti bir daha bu sistemi eleştirmez oldu, bu defa CHP nispî sistemi istemeye başladı.

1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’de kuvvetler ayrılığı kaygısı olmadı. Menderes’i de etkisi altına alan Cumhurbaşkanı Celal Bayar hep kuvvetler birliğinden yana oldu. Adnan Menderes ise 1950’de Başbakan olunca parti grubunda ve hükümet programında 1924 Anayasasının değiştirileceğinden ve kuvvetler ayrılığına geçileceğinden bahsetmiş ise de, meclisteki güçlü konumu nedeniyle “güç zehirlenmesi” yaşamış ve bu konuda tek bir adım dahi atmamıştır. 

1954 yılına kadar ülkede ciddi bir ekonomik gelişme, kalkınma ve değişme yaşanmış, ancak daha sonrasında sürekli baskıyı artıran, muhalefete ve basına baskı uygulayan, aydınlarla ve üniversite hocaları ve gençliği ile sağlıklı ilişki kuramayan bir iktidara dönüşmüştür. CHP’nin muhalefeti de oldukça hırçındır. Ülkeyi darbeye götüren süreçte iki partinin de kusurlu olduğu açık olmakla birlikte, birinci derecede eleştirilmesi gereken şüphesiz iktidarda olması hasebiyle Demokrat Parti’dir. Menderes’in birkaç defa İsmet Paşa ile bahar havası yaşayarak yumuşama girişimleri olmuşsa da, sertlik yanlısı olan Cumhurbaşkanı Celal Bayar bunu engellemiştir.

Taha Akyol, 1946-1950 dönemindeki siyasal gelişmeleri, dönemin basınından, meclis tutanaklarından ve döneme ilişkin anı türü veya bilimsel kitaplardan yararlanarak incelemiş görünüyor. Ayrıntılarda çok ilginç ve bugün bize ışık tutması ve ibret alınması gereken hususlar var. Yazara göre, gelişmemiş bir demokrasi kültürü ortamında iktidara gelen Demokrat Parti, içinden çıktığı tek partinin zihniyetini devam ettirmiştir. Başka bir ifadeyle, eleştirdiği tek partiye (CHP’ye) benzemiştir. Kitabın “Kuvvetler Ayrılığı Olmayınca” başlığını taşıyan son bölümünde 1950-1960 arasındaki bitmek tükenmek bilmeyen kavgaların nedeni olarak; kuralların ve kurumların zayıflığı, partizan cumhurbaşkanı, siyasi kültür ve hırçın muhalefet gibi hususlar gösterilmiş ve anayasal kurumlarıyla kuvvetler ayrılığının gerçekleştirilememiş olması vurgulanmıştır.

Eserin son bölümündeki bu vurguyu destekleyen çok sayıda örnek ise, 1946’dan 1960’a kadar olan gelişmeler kaynaklardan aktarılarak yorumlanmış. 27 Mayıs 1960’ta gerçekleşen darbe gününe kadar olan dönem incelendiği için, sonrası ve bu bağlamda bugüne ilişkin herhangi bir yorum ve değerlendirme mevcut değil. Ancak az önce belirttiğimiz siyasi kavga sebeplerinin bugün için de yabancısı olmadığımız hususlar olduğu gözlerden kaçmıyor ve zaman zaman da basında dile getiriliyor. Yazar, bugüne ilişkin doğrudan gönderme yapmamış olsa da, bir çok olay ve olgunun bugünkü davranış kalıplarına çok benzediğini söylemek mümkün.

Bu benzerliklere örnekler vermeden önce, Demokrat Parti ile Ak Parti arasındaki önemli bir farklılığa vurgu yapmak isteriz. Ak Parti’de Tayyip Bey’den habersiz yaprak kıpırdamazken, Demokrat Parti’de parti içi muhalefet rüzgârları çok sert esmiş, ayrılarak Millet Partisi ve Hürriyet Partisi’ni kuranlar bir yana, parti içinde kalanlar Adnan Menderes’i çıldırtacak derecede sıkıştırmışlardır. 1955 yılında parti içi muhalefetin baskısı sonucunda, Adnan Menderes, kendi Başbakanlığını kurtarabilmek için, kabinedeki Bakanların tamamını harcamak (istifa ettirmek) zorunda kalmıştır. Parti içi muhalefet dışında, Ak Parti’nin Demokrat Parti’ye ve bu nedenle de Tek Parti’ye (CHP’ye) çok benzediği görülmektedir.

Tayyip Bey’in “kuvvetler ayrılığı ayak bağı oluyor” şeklindeki eleştirisi, esasen tek parti ve DP uygulamasıdır. Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Celal Bayar ve Adnan Menderes o dönemlerde kuvvetler birliğinden yanaydılar. Her ne kadar bugünkü anayasamızda kuvvetler ayrılığı var gibi görünse de, özünde kuvvetlerin tek adamda toplandığı gizlenemez bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Tayyip Bey’in “yerli ve millî” vurgusunun geçmişteki izlerini Atatürk’ün “biz bize benzeriz” söyleminde görmek mümkün.

Tayyip Erdoğan’ın ve diğer Ak Parti yetkililerinin sıklıkla tek parti dönemi CHP’sine yönelttikleri ağır eleştirilerin benzerini, Adnan Menderes de yapıyordu. Menderes bir çok konuşmasında CHP’nin geçmişteki baskıcı uygulamaları üzerinden eleştiri taktiği geliştirmiştir. Bunu çok sayıda örneğini Taha Bey’in kitabında görüyoruz ki, aynı taktiği Ak Parti de bugün uyguluyor.

Bugün Tayyip Erdoğan’a yöneltilen “tek adam” suçlaması, o dönemde de Adnan Menderes için söylenmiştir. Örneğin DP’de parti içi muhaliflerden Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu 1955’de Menderes’e yazdığı mektupta partinin ilk yıllardaki özgürlükçü günlerine dönmesi gerektiğini belirterek, “Tek el idaresini bırakınız” diyordu (sh.356). Benzer bir ifadeyi 1957’de DP’den istifa eden Fuat Köprülü dile getirmiş ve “ortada sadece bir insanın iradesinin var olduğunu” belirtiyordu (sh. 388). Bu eleştiriler bugün Tayyip Bey’e yöneltilen “tek adam” eleştirisine ne kadar da benziyor! Taha Akyol, DP’nin ilk yıllardaki özgürlükçü dönemine dönmesi önerisi için, “fabrika ayarları” ibaresini kullanıyor ki, bu tabir esasen bugün Ak Parti için kullanılıyor.

Otoriter tek adam zihniyetine metafizik bir boyut da katan ilginç bir davranış kalıbı benzerliği de konuyu izah etmeye yardımcı olacak. Şöyle ki, DP Konya Milletvekili Himmet Ölçmen “Bu milletin başında Peygamberin, Allah’ın tayin ettiği bir lider var, bu da Menderes’tir” diyordu (sh. 398). Benzer söylemi Ak Partililerde de görmek mümkün. Örneğin Ak Parti Kadın Kollarından bir yetkilinin"Bizim Cumhurbaşkanımız, o kadar büyük bir insan ki Allah tarafından gönderilmiş” dediğini internette kolayca bulmanız mümkün. Bir Ak Parti milletvekilinin de "Allah'ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider var” dediğini hatırlatalım.

Çok önemli bir benzerlik de muhalefeti düşman olarak görmektir. 1955yılında DP’den istifa eden Cihat Baban, yazdığı mektupta “basın hürriyetinin tek parti devrinden geri olduğunu” ve “muhalefete düşman muamelesi yapılmasını” eleştirdi (sh. 359, 360). Muhalefeti düşman olarak görme hastalığı bugün de Ak Parti’de devam etmektedir. Kucaklayıcı olması gereken Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın muhalefete ve özellikle de CHP’ye yönelik söylemi bugün kamu oyu önünde yakından izlenmektedir ki, bunun dostça bir söylem olduğu söylenemez.

1950-1960 dönemindeki kavgalarda Celal Bayar’ın tarafsız bir Cumhurbaşkanı gibi davranmaması üzerinde de durulması gerekir. Taha Akyol, “Kriz çözmeye çalışan, partisiz bir cumhurbaşkanı olsaydı her şey farklı olabilirdi” diyor (sh. 409). Bugün Anayasamıza göre tarafsız ama pratikte partili ve oldukça taraflı bir cumhurbaşkanımız var ki, az önce de belirttiğimiz üzere, muhalefeti dost olarak görmüyor. Bu otoriter zihniyet DP’nin tek partiden aldığı ve şu anda Ak Parti’de yaşayan zihniyetin kendisi değil mi?

TBMM’de muhalefetin soruşturma önergelerinin reddi (sh. 366, 401), yeni reform söyleminin sözde kalması (sh. 363), eleştiri geleneğinin olmaması (sh. 376), muhalefet partilerinin toplantıları için salon verilmesinin bürokrasi tarafından engellenmesi (sh. 380, 381), Atatürk anıtına çelenk konmasının valilikçe engellenmesi (sh. 381), siyasi iktidara yakın davranan yargıç (sh. 388), yayın yasakları (sh. 394, 400), gazetecilerin tutuklanması (sh. 338), radyonun partizanca yayın yapması (sh. 264, 389) gibi davranışlar DP’den bugüne uzanan ve Ak Parti’de devam eden otoriter davranış kalıplarıdır. Benzerlerini bugünkü medyada rahatlıkla görebiliriz.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim, DP’nin oy deposu daha çok köylü ve tarım kesimi idi ve nüfusun çoğu da köylerde yaşıyordu. Adnan Menderes, bunun farkındaydı ve köylünün özgürlükler konusunda duyarlılığının olmadığını biliyordu. Bir konuşmasında bunu “Muhalefetin söz konusu ettiği ve önemli dediği meseleleri hamdolsun bizim köylü bilmiyor; ehemmiyet vermiyor; hatta haberdar bile değildir” (sh. 429) şeklinde dile getiriyor ki, köylünün haberdar olmadığı konu ferdî özgürlüklerdir. Elbette bugün 1950’lerin toplum yapısından çok farklıyız ve nüfusun çoğunluğu kentlerde yaşıyor. Ancak sosyolojik araştırmalar Ak Parti’nin oylarının daha çok kırsal kesimden ve kentlerde de varoşlardan geldiğini gösteriyor. Bu kesimlerin bireysel özgürlükler konusuna duyacağı ilgiyi, eleştiri kültürünün olmaması ile birlikte düşündüğümüzde, Adnan Menderes’in köylüler için söylediği “bireysel özgürlüklere duyarsızlık” noktasında birleştikleri sonucuna ulaşabiliriz.

Sonuç olarak, Taha Akyol’un yeni kitabının, siyasi tarihimiz için önemli bir kaynak olacağını düşünüyoruz. Kitabın adı her ne kadar hukuk vurgusu yapsa da, sadece hukukçuların değil, özellikle siyasetle ilgilenenlerin ve bu alandaki araştırmacıların da yararlanacağı bir eser olduğunun altını çizmek isteriz.