İstanbul’un eski Belediye Başkanı Kadir Topbaş birkaç gün önce törenle Fatih Camii haziresine defnedildi. Cumhurbaşkanı, cenazede yaptığı konuşmada “orada çok değerli arkadaşları olacak” dedi. Bundan birkaç gün sonra da hadis alimi olarak bilinen M. Emin Saraç da yine Cumhurbaşkanının katıldığı bir törenle aynı yere defnedildi.Sayın Cumhurbaşkanının “orada değerli arkadaşları olacak” derken  başta Fatih Sultan Mehmet olmak üzere, aynı yere defnedilmiş zevatı kastettiği anlaşılıyor.

Kent mezarlığı varken, bu insanları özel yere defnetmek, bazı soru işaretlerinin oluşmasına neden olmuyor mu? Her şeyden önce ayrıcalık yapmak ne kadar doğrudur diye sormamız gerekmiyor mu? Buraya defnedilenler kendileri mi böyle istedi, çevresi mi uygun gördü, bilmiyoruz. Sıradan insanların yattığı yeri onlara lâyık görmemek gibi bir durum sezilmiyor mu? Oysa mütevazi insan yaşarken halkın içinde olur, ölünce de sıradan insanların yanında olması geremez mi? Bedenini oraya gömmekle, orada yatanlarla arkadaş olacağını söylemek, kent mezarlığında yatanları bu arkadaşlıktan mahrum bırakmaz mı? Böyle bir ayrıcalık, öteki dünyaya da ayrımcılık götürmek anlamına gelmez mi? Öteki dünyaya taşıdığımızı zannettiğimiz ayrıcalık orada ne kadar kabul görecek? Kafamı kurcalayan bu soruları düşünen biri olarak sormak durumundayım. Yanlış anlaşılmayı önlemek için şunu hatırlatmak durumundayım; Fatih Camii Haziresine gömülenlerin değersiz kişiler olduğunu iddia etmiyorum, etmem de. Dinî inançta, kimin değerli kimin değersiz olduğuna “takva kriterine göre” Tanrı karar verecek. Bu dünyadaki ayrıcalıkların da öteki dünyaya uzatmaya çalıştığımız ayrıcalıkların da Tanrı nezdinde bir önemi olmasa gerek. O, sadece takvaya bakar.  Mezarının nerede olduğu, ne kadar gösterişli olduğu ve mezar taşına yazdırdığın o anlı şanlı ünvanların bir önemi yok.  İnsan denen mahlûk bu gerçeği bildiği halde, bu dünyadaki gösteriş merakını mezarlıklara neden taşır, anlamakta zorlanıyorum.

Yeri gelmişken, muhafazakâr / dindar kesime yönelttiğimiz bu eleştirinin bir benzerini lâik kesime de yöneltmek istiyorum. Bizim yakın tarihimizde “devim şehitleri”nin Anıtkabir’e defnedilmek gibi bir uygulaması da var. Yakın tarih dediysem, 60 yıl öncesinden bahsediyorum. Onlarda da Atatürk’e komşu olmak düşüncesi vardı. O zaman daha çok “hürriyet şehitleri” olarak anılan, zaman zaman da “devrim şehitleri” denilen kişiler 27 Mayıs 1960 darbesi döneminin aktörleri. 28 Nisan 1960 tarihinde İstanbul’daki öğrenci-polis çatışmasında Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz polis kurşunu ile ölmüştü. Nedim Özpolat isimli lise öğrenci de bir tankın üzerinden diğerine atlarken ayağı kaymış ve paletlerin altında can vermişti. Bu olaylardan bir ay sonra askerî darbe oldu. Darbe gecesi Postaneyi teslim almak için uğraşan Teğmen Ali İhsan Kalmaz jandarma kurşunu ile öldü. 27 Mayıs sabahı sokağa çıkmak yasaktı ama darbeyi destekleyen çok sayıda kişi sokaklarda darbecileri alkışlıyordu. Bir baba 11 yaşındaki oğlunun elinden tutmuş, alkışçıların arasına karışmıştı. 11 yaşındaki Ersan Özey isimli çocuk sokağa çıkma yasağını ihlâl edenlere ateş eden askerlerin kurşunu ile öldü. Harp Okulu birinci sınıf öğrencisi Sökmen Gültekin ise darbe gecesi elindeki Thomson silahla hata ile kendini vurmuştu.

Darbeciler 1960 yılı Haziran ayında çok görkemli bir tören düzenleyerek bu beş cenazeyi Anıtkabir’e defnettiler. Darbecilerin başında bulunan Orgeneral Cemal Gürsel yaptığı konuşmada “Biz onları Atatürk’ün ayakları dibine nöbetçi dikeceğiz” demişti. 1966’da ölen Cemal Gürsel de Anıtkabir’e gömüldü.  Aradan 28 yıl geçtikten sonra, bir zamanlar politik malzeme olarak Anıtkabir’e gömülenlerin kemikleri poşetlere doldurularak ailelerine verildi. Çünkü yeni darbeciler yeni bir kanunla Anıtkabir’de İnönü’nün dışında mezar bırakılmaması kararı almışlardı. Cemal Gürsel’in kemikleri devlet mezarlığına nakledildi. Diğerleri ailelere verilince teğmen Ali İhsan Kalmaz’ın ailesi Cemal Gürsel’in devlet mezarlığına nakledilirken kendi çocuklarının devlet mezarlığına gömülmemesine tepki göstermişti. Sonuçta unutuldular.

Fatih Camii avlusuna gömülmekle Anıtkabir’e gömülmek… Ne kadar da benziyor değil mi? Bu da gösteriyor ki, bizim dindarımızla lâikimiz arasında bir ruhsal benzerlik var. Birisinde dönemin Devlet Başkanı “Atatürk’e nöbetçi” gönderiyor, diğerinde günün Devlet Başkanı “Fatih Sultan Mehmet’e arkadaş” gönderiyor. Fatih de Atatürk de bizim tarihimizin köşe taşları. Keşke onları politik amaçlı kullanmasak ve yattıkları yerde rahat bıraksak. Rahatsız etmesek diyorum. Öteki dünyada onların komşusu, arkadaşı olmak için mezarlarının yanına gömülmeye gerek yok.

Bunları düşünürken Nazım Hikmet’in “Alıp götürün / Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni” dediğini hatırlıyor ve bu sözlerin ne kadar anlamlı olduğunu görüyoruz. Sessiz, sakin bir köy mezarlığı… Belki kuş sesleri… Serin selviler… Uçan kelebekler..

Şairlik iddiam yok ama amatörce karaladığım bir metinde şöyle demiştim:

Geldi gidiyor yaşım.

Görkemli tören istemem,

Sade olsun mezar taşım.

Ağaç gölgesinde,

Çimen içinde.