Damarlarımdaki tıkanma nedeniyle by-pass (açık kâlp ameliyatı) olduğumu yazmıştım. Bunun bana en ilginç gelen yönü, ameliyat esnasında kâlbimizin geçici bir süre için durdurularak, makinaya bağlanmış olmasıdır. Her kâlp operasyonunda bu işleme gerek duyulmuyormuş, ama önemli bir kısmında bu işlem yapılıyormuş. Nitekim benim de kâlbimi durdurmuşlar ve üç buçuk saatlik süre için makinaya bağlamışlar. Sonradan doktor beyle konuşurken, “yani ben şimdi öbür tarafa gittim geldim galiba” dedim, o da “biraz öyle sayılır” dedi. Uyandığımda bana henüz birkaç saniye geçmiş gibi geldi ama aslında tam sekiz saat uyumuştum. Bu sekiz saatin üç buçuk saati kâlbimin durduğu öteki dünya seyahati idi. Bu geziden biraz bahsetmek istiyorum.

Bazı yazarların eserlerinde öteki dünyaya yaptıkları gezilerin anlatıldığını görüyoruz. Ozan Vergilius (MÖ 70 – 19) Aeneasisimli eserinde cehenneme yaptığı geziden bahseder. Ancak bu konudaki en önemli ve en bilinen eser şüphesiz İtalyan ozan Dante’nin (1265 – 1321) İlahi Komedya’sıdır. Dante, çok ayrıntılı biçimde Cehennem, Cennet ve ara bölge olan Araf’taki gezintisini tasvirlerle anlatır. Esasen Dante’nin bu eseri yazarken Hz. Muhammed’in miracından ve İslam mistiği İbn Arabi’nin (1165 – 1240) Fütühat-ı Mekkiyeisimli eserinden esinlendiği de bilinmektedir. İbn Arabi Fütühat-ı Mekkiye’nin bir bölümünde böyle bir gezintiyi konu edinmiştir. Bu konuda geniş bilgi sahibi olmak isteyenler İspanyol oryantalist ve papazı olan Miguel Asin Palacios’un dilimize Dante ve İslam (Okuyan Us Yayınları) olarak çevrilen eserine bakabilir. Bu arada Immanuel Kant’ın da (kendisine ait olup olmadığı tartışmalı da olsa) “

Öteki Dünyaya Yolculuğumun Hakiki Hikayesi isimli küçük bir eserinin (Kırmızı Kedi Yayınevi) olduğunu belirtelim. Kant, gökyüzüne çekildiğini, bazı antik dönem filozofları ile sohbetlerini anlatıyor.

Bizden önce öteki dünyaya yapılan bu ziyaretlerden de yararlanarak, kendi ziyaretimizi anlatmaya çalışacağım. Ateist felsefeci Todd May, Ölüm isimli felsefi deneme kitabında ölümü “perdenin kapanması”, yani bir son olarak değerlendirir. Oysa Üstad Goethe ölüm olgusunu (Werther’in ağzından)  “perdenin kapanması” olarak değil, “perdenin ardına geçmek” olarak kabul etmişti. Hz. Muhammed de “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” demiş.

Biz de perdenin öbür tarafına geçerek, önce karanlık bir ormanda yürümeye başladık. Karanlıkta el yordamı ile ilerlerken önüme hayli yüksek bir sur çıktı. Duvara yaklaşınca açılan bir kapıdan içeri girdim ve iki yanıma iki görevli dikildi. Beni gezdirmekle görevli olduklarını söyleyerek sur içinde ilerlemeye başladık. Burasının Cehennem ile Cennet arasındaki Araf isimli bölge olduğunu söylediler. İkinci bir surla karşılaştığımızda yine açılan bir kapıdan içeri biraz girdik ama fazla ilerlemedik. İçerisi felaket bir mekandı. Aman Allah’ım! Bir çukurdan gökyüzüne yükselen alevler ve ateşi sürekli körükleyen cehennem zebanileri! Yanan insanlar ve canhıraş feryatlar! Beni neden buraya getirdiniz, ben cehennemlik miyim diye feryat ettim. Senin cennetlik mi cehennemlik mi olduğunu bilmiyoruz, sadece görmen gerektiği söylendiği için getirdik dediler. Biraz rahatladım ve çevreyi dikkatlice seyretmeye başladım. Gruplar halinde insanları zebaniler getirip alev fışkıran dev çukurdan aşağı itiyorlardı. Buranın ziyaretçisi fazla galiba, bu zebaniler vardiya usulü çalışıyor olmalı dedim. Vardiya diye bir şey yok, bunlar sürekli mesai yapar dediler. Öyleyse fazla mesai ücreti ödeniyor dedim. Saçmalama, burası dünya değil, burada mesai ve ücret gibi kavramlar olmaz dediler. Ücret ödemesi de ne demek, Tanrı’nın adaletinden şüphe mi duyuyorsun diye hiddetlendiler. Estağfurullah, şüphe duymuyorum ama ben yine de biraz şüpheciyimdir, dünyadaki bu özelliğimi buraya kadar getirmişim dedim.

Peki, buraya getirilenler kimler, cehennemi neden hak etmişler diye bir soru sordum. Buraya gelenlerin içinde durumu en ağır olanların adaletten sapanlar ve zulmedenler olduğunu öğrendim. Başka günah ve suçlardan da bahsettiler ama adil olmayanlar ve zulmedenler için ağır cezalık tabirini kullandılar. Yürürken karıncayı ezmenin de zulüm kapsamında olduğuna değindiler. Tam kapıdan dışarı çıkacakken, tanıdık kimse var mı diye kafamı çevirdiğimde, bazı aşina tipler gözüme ilişti. Ama açıklamayacağım! Bende kalsın!

Araf bölgesinde sur dibinde ilerleyerek başka bir kapıya yanaştık ve içeri girdik. Burası Cennet dediler. Çevreye baktım. Yeşil ovalar, sakin akan pırıl pırıl dereler, uçan kuşlar, gür ormanlar vardı. Kavgasız gürültüsüz insanlar sohbet ediyordu. Amir memur, ast üst, sömüren sömürülen yoktu. İnsanca, hakça bir düzen gözden kaçmıyordu. Para denen nesnenin de orada hiç olmadığını öğrendim. Çocukluğumuzun geçtiği kirlenmemiş köylerimize benzettim. İnsanlar burayı nasıl hak ediyorlar diye sordum. Dürüstlük, yardımseverlik ve kibirden uzak durmak olduğunu öğrendim. Kolumdan tutup dışarı çıkardılar.

Beni Cennete de kabul etmemişlerdi. Kendi kendime “Bilmiyorum hangi taraftayım / Galiba ben Araf’tayım” diye mırıldandım. Konuştuğumu duyan görevliler gülümsediler. Bundan cesaret alarak, “benim günahlarımla sevaplarım eşit geldi galiba, Cennete de Cehenneme de kabul etmediniz, bari geri gönderin, geldiğim yere geri gideyim” dedim.  Bu isteğime çok güldürler. Oysa ben gülünecek bir şey göremiyordum. Yarım kalmış işlerim, bitmemiş projelerim var; okunmamış kitaplar, tadılmamış lezzetler beni bekliyor dedim. Bizim Karacaoğlan’ın “Var git ölüm bir zaman da gene gel” diyerek ölümü başından savmak ister, ama bir taraftan da “Bre ağalar bre beyler / Ölmeden bir dem sürelim” deyişini hiç unutamam. Adamın daha yapacakları varmış! Benim de daha yapacaklarım var, zaten cennet veya cehenneme de kabul edilmedim, bari arada kalmayalım, gönderin beni geri dedim. Gülümsediler ve bekle dediler. Bekledim ama geri dönüş konusunda ümidim de yoktu. Hatırlayacaksınız; Yahya Kemal Üstadımız Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden, / Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden” demişti. Giden gelmiyordu, biz nasıl dönecektik?

Nihayet beklediğimiz haber geldi. Görevliler “Hadi iyisin! Geri dönüyorsun” dediler. Şaka yapmıyorsunuz değil mi dedim. Emir büyük yerden diyerek yukarıyı işaret ederek, beni kapı dışarı ettiler!  Bir hemşirenin sesi ile yoğun bakım odasında uyandım.

Birkaç gün geçince doktoruma sordum; “Herkes bana sen iyi kâlpli birisin diyor, kâlbimi yakından gören biri olarak iyi kâlpli olduğumu söyleyebilir misiniz?”  Doktor bey, “hepimiz iyi kalpliyiz” deyince, anladım ki, iyi kâlpli olmak yetmiyor. İyi kâlpli olmak edilgen bir durum. Bu edilgen duruma ilave bir şeyler yapmak ve iyi kâlbi harekete geçirecek eylem gerekiyor. İyi kâlbi harekete geçirelim ki, terazinin kefesindeki denge iyilik, güzellik, doğruluk lehine bozulsun. Unutmayalım, cehenneme de gitsek ateşimizi buradan götürüyoruz. Cennete gideceksek de götüreceğimizi yine buradan götüreceğiz. Doğru, dürüst, mütevazi, yardımsever olmak zor değil. O zaman işimiz neden zor olsun?