Murathan Mungan, şarkı sözü olarak yazdıklarını şiir kitaplarına almamayı tercih etmişti. Sanırım dağınık kalmalarına gönlü razı olmadı ki, sonra bunları Söz Vermiş Şarkılarisimli bir kitapta topladı. Oysa bu sözler de şiirleri kadar kıymetlidir. Araba yüzü görmemiş keçi yollarının zamanla asfalta dönüştüğünü gördükçe onun şarkıya dönüşen şu dizelerini hatırlarım;

Sakın çıkma patika yollara
O dağlara, kırlara

O karlı ovaya 
Yenik düşüyor her şey zamana 
Biz büyüdük 

Ve kirlendi dünya

Evet, yenik düştü her şey zamana… Patikalar otobana evrildi ve kirlendi dünya…

Kirlendi kirlenmesine ama çocukluğumuzdaki dağ yolları bütün sevimliliği ile hayalimizi işgal etmeye devam ediyor. Çünkü ben;

“Asmalar altında doğdum, ceviz dalında büyüdüm;

Tekerlek izi görmemiş dağ yollarında yürüdüm.

Dün gibi hatırlıyorum. Gün batarken dağlardan dönüş yoluna düşerdik. Yavaş yavaş serilirdi gecenin örtüsü… Akşam olup karanlığa kalınca, bir tarafta ormanların gümbürtüsü… Bir tarafta patikada irili ufaklı hayvan sürüsü… Ve arkada biz çocuklar.. Dağlardan köye uzanan patikayı ağır ağır adımlardık. Tıpkı şair ve yazar Herman Hesse gibi…

“Ah! Beni ayırdıkları sıcacık evim.

Ah! İçimde kuşkular yaratan aşkın rüyası.

Sana geri dönüyorum.

Binlerce, küçük, birbirine yakın patikadan, suyun denize dönüşü gibi.

Ozanın binlerce küçük patikadan dönmesi gibi bizler de köyden yazı yabana yayılmış patikalarda hayatı adımlardık.

Bizim köyde evler bir yerde öbeklenmiş değil, oldukça dağınıktır. Yukarıhara, Kadılı, Kelahmetli, Kozluk ve orta kısımda biz Fettahlılar. Her birinde üç beş ev bağlar, bahçeler arasına yayılmış vaziyette. Ve bu dağınıklığı bağlayan patikalar. Vücuttaki damarlar gibi evden eve uzanan patikalar.

Evden çıkıp Çem’e inince zibillikte eşelenen tavukları ürkütmeden, kenarlarda boy atmış ısırganlara dokunmamaya özen göstererek, calbaların arasında uzanan eğri büğrü yoldan dereye doğru inerdik. Dereyi geçince ceviz ağacının gölgesindeki kastalda kana kana su içer elimizi yüzümüz yurduk.  Patikanın kastaldan sonraki kısmı ileride çatal yapıp ikiye ayrılırdı. Doğru giden yol önce Kozluk’a, oradan da defne ve meşe ağaçları ile dolu dağlara, arkasında da Suriye sınırına ulaşırdı. Bizim köy Suriye dağlarına bakar. Bu bakış bir Gaziantep türküsü olan Ezo Gelin’i hatırlatır. Bizim köy düğünlerinde de söylenirdi bu türkü.

Ezo Gelin çık Suriye dağlarının başına

Güneş vursun kemerinin kaşına

Suriye dağlarına yetişmeden patikanın sola dönen kısmı Uzunçem’den Kelahmetli’ye ve oradan dağlara tırmanıp Yazı’ya varırdı. Bahar aylarında yazı yaban gül olurdu.  Böğürtlenler çiçek açmış dikenli dallarını yola uzatır, papatyalar yeşillik içinde beyaz öbekler oluştururdu. Çayır çimen içindeki şıkşıkılar (gelincikler) yeşil bir kumaş üstündeki kırmızı noktaları andırırdı. Rüzgârda salınan hatmiler kelebekleri davet ederdi. O kelebekler ki, şair Gerard de Nerval’in deyişi ile birer “sapsız çiçek” idi.

“Kelebek, sapsız çiçek,

Uçup gidecek,

Aynı yerde karşılanır ikisi de;

Sonsuz doğada,

Uyum var

Kuşla bitki arasında!...

Patikada ilerlerken kuşla bitki arasındaki uyumu görmemek mümkün değil. Gölgesi yola düşmüş bir atmacanın gökyüzünde süzülmesi ne kadar uyumluysa, bir haytik kuşunun (kızıl gerdan) turkuaz rengi menengiçleri gagalaması da o kadar yakışıyordu. Doğadaki uyum hayranlık vericidir. Yolda karşıdan karşıya tıslayarak geçmeye çalışan tosbağayı uzaktan görünce kaya zannedersiniz. Zaten doğa üstüne yazıları ile bilinen bir yazar da “Kaplumbağa, kayanın harekete geçmiş biçiminden başka bir şey değildir” diyor.

Kimi zaman günün yorgunluğu, kimi zaman neşe eşlik ederdi bize. Bulutların gölgesi, kuşların sesi, rüzgârın nefesi eksik olmazdı.

Köyle tarla, bahçe, harman, orman, mezarlık arasında uzanırdı toprak yollar. Köyü başka köylere kasabalara bağlayan patikalar bütün doğallığı ile kimi zaman ağaçlar arasında, kimi zaman çıplak arazide uzayıp giderdi. Özel bir gayretle yapılmış yollar değildi bunlar. Her ne kadar keçi yolu denilse de hayvanlar insanlarla birlikte adımlardı bu yolları. İnsan ve hayvan ayağının sürekli aynı zemine basması sonucunda oluşmuştu. Henüz şoseye ve asfalta dönüşmemişlerdi. Ve kimbilir hangi izden kalıntıydı.

Çıplak arazide güneşin altında yere serilmiş bir yılanı andıran yol, ağaçlık alanı görünce çalıların arasına dalarak gölgede rahatlıyor, bazen de derede suya girerek serinleyip karşıya geçiyordu. İnişli çıkışlı, kıvrımlarla yer yer taşlık alanlarda ilerlerken, tam da Yaşar Kemal’in “sarp kayadan aşan yola merhaba” dizelerinde dile getirdiği gibi sarp kayalara tırmanıyor, püfür püfür bir rüzgârın eşliğinde tepeleri aşıyordu.

Enginlere doğru uzanıp, uçsuz bucaksız tarlaların arasından, çalılıklardan, ormanlardan, tepelere tırmanıyor, “Dağ ne kadar yüce de olsa yol üstünden geçiyordu.”

Köyü kasabaya bağlayan yol okulun önünden aşağıya doğru uzanır, bir süre dere boyunca uzanır, dereyi geçip çalılıklar arasından devam ederdi. Çevrede ekili olmayan otluk alanlarda üç beş tane taşın üstüste konulmasının bir anlamı vardı. “Kale” dediğimiz bu işaretin verdiği mesaj, “buraya yayılması için hayvanlarınızı sokmayın” demekti. Patikanın hemen sağındaki Kurt Emmi’nin mazılığına hayvan sokmak bir cesaret işiydi. Dağlarda yankılanan ürkütücü ıslığı çobanların korkulu rüyasıydı.

Çalılıkları geçince Kayapınar jandarma karakolunun sağından inip çeşmeden suyumuz içer bahçelerin arasından çamlığa girerdik.  Ormana girilen yerde harabe ve metruk bir su değirmeni vardı. Bizim köy ve çevre köylüler bu değirmene eşek sırtında getirdikleri buğdayları öğütürler ve unlarını alıp köye dönerlermiş. Alphons Daudet’ın Değirmenimden Mektuplar’da anlattığı değirmene benziyordu, çünkü yıkık duvar diplerini ot bürümüş ve terk edilmişti. Değirmenden sonra orman içinde devam ederdik. Çınar yapraklarının hışırtısı, derenin şırıltısı, güneşin pırıltısı ve arıların vızıltısı eşliğinde yürürdük.

O yollar ki, uzak tarlalardan biçilen ekinlerin eşek sırtında harmanlara taşınması anlamına da geliyordu. Kendisinden kırk kat büyük bir buğday başağını sürükleyerek götüren karıncanın da yoluydu patika. Cırcır böcekleri yaz sıcağında ağaç tepelerinde şamata yaparken, yol içinde yol yapan karıncalar peşpeşe dizilerek telaşlı bir halde koştururlar, yola dökülmüş buğdayları yuvalarına taşırlardı. Hakiki emekçi olan karıncaların kıçından ter damlarken, ağustos böcekleri yukardan bakarak “karıncanın katarı” diye bir türkü tuttururlardı.

Bir süre sonra ormandan çıkan patika Ağrımaz mevkiinde asfalta ulaşırdı. Asfaltın hemen kenarında iki adet incir ağacı vardı ki, halk arasında bunlara “makuf” denirdi. O zaman anlamını bilmediğimiz bu kelimenin esasının “vakıf” olduğunu şimdi tahmin ediyorum. Çünkü sahipsiz ve gelip geçenin serbestçe yediği ağaçlara “makuf” deniyordu. Bir süre ilerledikten sonra Dibitçe Köprüsüne yetişmeden yeniden patikaya sapardık. Köprüyü geçince sol başta yine su ile çalışan bir un değirmeni vardı. Bu değirmenden dedemle birlikte eşeğe un yüklediğimizi hayal meyal hatırlıyorum.

Sonbaharda muhteşem olduğu kadar hüzünlü bir renk cümbüşü vardı patikanın sağlı sollu yamaçlarında. Kavisli tepelerden patikaya uzanan tatlı eğimde yeşilden sarıya, sarıdan kızıla dönüşen yapraklar bir başka manzara oluştururdu. Gazel olmuş yapraklar dalda durmaz, kaderini rüzgâra teslim etmiş olan kuru çınar yaprağı salına salına yere iner ve derenin suyunda akıntıya bırakırdı kendini. Tıpkı insanın hayat yollarında yalpalaması ve kendini akıntıya bırakması gibi…

Patika aynı zamanda komşu köyleri ziyaret etmemiz demekti. Eğerci, Karacaakmet, Çandır, Bezge çevre köylerimizdi. Daha çok da düğünlerde gidilirdi bu köylere. Köy düğünlerinde yöreye özgü aba güreşi yapıldığı için, gençler mutlaka giderdi. Biz çocuklar da peşlerine takılırdık. Genellikle de  gece karanlığında çıkılırdı yola. Yolu aydınlatmak için el fenerleri henüz yaygın değildi. Bir sopanın ucuna monte ettiğimiz lastik parçasını yakar ve meşale olarak kullanırdık. O zamanlar yaygın olarak ayaklarımızda, muhtemelen sığır derisinden yapılmış yemeni denilen ayakkabılar giyilirdi. Yemeninin tabanında ise araba lastiğine benzer kalın bir lastik parçası olurdu. Eskiyen yemeninin lastikleri idi meşale olarak tutuşturduğumuz. Çıra gibi yanan lastikten çıkan alevler yolu aydınlatırken, arkamızda kalan uzun ve heybetli gölgelerimiz bizi kovalardı. Yakalanmamak için hızlanırdık.

Patikada yağmura yakalanmak da var. Beklenmeyen bir yağmurun aniden bastırması karşısında çoğu zaman hazırlıksızdık. Ya bir kaya kovuğuna ya da bir çalı dibine sığınır toprağın kokusunu çekerdik içimize. Yağmur başladığında toprak bir başka kokar. Hikmet Birand Anadolu Manzaraları’nda, ıslanan toprağın cennet gibi koktuğunu söylüyor.

Sakin ve sessiz patikalarda yürümek sadece bizim değil, esasen dünyanın her yerinde çok kişinin gündelik eylemidir. Ozan ve romancı Jack Kerouac “yol yaşamdır” derken,Patikalar Üzerine Bir Keşif ismiyle kapsamlı bir eser yazmış olan Robert Moor, “yol dünyayı anlamlandırma şeklidir” diyor. Bir başka yazar da kır yolunun bir “anlam” tesis ettiğini ve sonsuz olanın kokusuyla kaplı olduğunu düşünüyor.

Filozofların yalnız kalmak ve düşünmek için kırda uzanan patikalarda yürümeyi tercih ettiklerini biliyoruz. Bu durum sadece fiziksel değil metafiziksel bir yolculuktur, içe doğru yolculuktur, derin yolculuktur. Nitekim Nietzsche’nin “Ormanlarda bolca yürüyorum ve muazzam sohbetler yapıyorum kendimle” demiş olmasına şaşırmamak lâzım. Zaten not almak için elinde defterle yürüyüşe çıkardı. Immanuel Kant, düşünce dünyasına bıraktığı anıtsal eserleri, günün aynı saatlerinde düzenli olarak tek başına yaptığı nehir kenarı yürüyüşlerinde tasarlamıştı. J. J. Rousseau’nun eserlerinden birinin adının Yalnız Gezerin Düşleri olduğunu hatırlayalım.

Bir başka filozof Kierkegaard’ın “Hayat bir yoldur, o yüzden yürüyüşe çıkıyorum” demiş olması da aslında dünyadaki yürüyüşümüze önemli bir vurgudur. Zaten şu fani dünyadaki maceramız da bir yolculuktan ibaret değil mi? Yetişmek için menzile, yürüyoruz gündüz gece. Yürümek hayatın kendisidir. Bir zamanlar patikaları adımladık. Gün geldi otobanlardan geçtik. Yolların kapanması hep canımızı sıkmıştır. İyi ki yol yolak var! Ya olmasaydı? Karanlık bir orman içinde yolumuzu kaybetseydik ne yapardık? Yolsuzluk sevilecek şey değil. Bir de “yoldan çıkanlar” var ki, o konuya hiç girmeyelim.