Hızla değişen gündemi yakalamakta zorlanıyoruz. Amiraller bildirisi rüzgâr gibi geldi geçti. En üst perdeden darbe yapmakla suçlanan amiraller emniyette bir süre tutulduktan sonra evlerine gönderildiler. Suçlama ile sonuç arasındaki mesafenin uzaklığı, yüksek tepelerden bağıra bağıra konuşanların ne kadar boş konuştuklarını gösterdi. Esasen bunun böyle olacağı belliydi, zira benzer senaryoları yaşamıştı bu ülke!

Bu tür absürtlüklerin sahnelenmesini, darbe iklimi ile açıklamak isabetli olur. Şöyle ki, darbe sonrasında yaşananları akıl, mantık ve hukukla izah etmek zorlaşır ve arz-ı endam eden tuhaflıklar dudaklarımızda bir gülümseme bırakır. Gülümseme bir tatlılık belirtisi olarak kabul edilse de acı acı gülümsemeyi de unutmamak lâzım.

Suçlamak, hain ilan etmek darbe ikliminin en gümrah meyveleridir. Yalan rüzgârlarının aslı yok yaylasından geri dönmesi ile iş bitmez! Çünkü bu iklimin en önemli meyvelerinden biri de yalandır! Amirallerin darbeciliğini çığırtkan gibi dillendirenler, demokrasi maskesini takarak bütün yandaş güçleri kınama yarışına sokarlar. Bu arada yalana başvurmaktan geri durmazlar. Örneğin, Millî Savunma Bakanlığı bu çığırtkanlığı yaparken, Emekli Subaylar Derneği’nin de amiralleri kınadığını söylemeyi ihmal etmemiş! Gel gör ki, bu derneğin böyle bir kınaması olmamış! Dernek Başkanı, “biz kınama yapmadık” deyince Dahiliye Vekilinin güçleri Dernek Başkanının evine baskın düzenleyip, arama yapıyor ve ifadeye çağırıyorlar. İşte, deminden beri anlatmaya çalıştığım darbe ikliminin bir başka tipik numunesini daha görmüş oluyoruz.

Bu konuların 128 milyar dolarla ne ilgisi var diyeceksiniz! Var, çünkü o konuda da absürtlük yaşanıyor.  Ama önce şu 128 milyar dolar meselesinin ne olduğunu biraz izah etmemiz gerekecek. Merkez Bankası piyasada fiyat istikrarını sağlamakla görevli bir önemli kurum. Enflasyonu frenlemek, faizi ve dövizi dizginlemekle görevli. Ekonomi, politikacıların popülizmine kurban edilmesin diye de bankanın bağımsızlığı önemli. Bağımsızlığı yok eden hoyrat eller, bu güzide kurumu hayli hırpaladılar. Kerameti kendinden menkul “faiz sebep, enflasyon sonuç” gibi hayli uçuk bir faiz teorisi geliştirdiler. Güvenilir kaynaklardan alınan haberlere göre, bu teoriyi duyan Keynes’in mezarında ters döndüğü söyleniyor! İşte bu teorinin mucitleri, yükselen döviz kurunu baskılayabilmek için, faizi yükseltmeleri gerekirken, bambaşka bir yol tutturdular! Bin bir emekle birikmiş olan Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini piyasaya sürmeye başladılar. Dünya iktisat literatürünün hiç akla getirememiş olduğu faiz teorilerinden vaz geçmediler ve rezervleri harcamaya devam ettiler. Bankadaki rezervden daha fazlasını harcadılar (borçlandılar) ve şu anda rezerv miktarı ekside! İşte 128 milyar doların öyküsü bu!

Diyeceksiniz ki, bu dolarlar piyasaya verilirken bedava verilmedi, bir karşılığı vardı. Elbette vardı, ama bu Bankanın elinde en önemli enstrümanlardan biri yok edildi. Ve bu ülkenin dövize ihtiyacı var. Döviz kolay bulunmuyor. Döviz gelsin diye pandemi döneminde turizmin serbest olması dahi düşünülüyor.

Ve gelelim “128 milyar dolar nerede” sorusunun düğümlendiği noktaya! İktidar cenahından bu konuda tatmin edici olmaktan çok uzak bazı açıklamalar geliyor. Bazıları paranın yerinde olduğunu söylerken, bazıları bir kuruşunun bile heba edilmediğini söylüyor. Akla ziyan açıklamalar da var! Hatta rezervi dolar değil, TL olarak ifade eden cahilleri de ekranlarda görüyoruz.

Muhalefet “128 milyar dolar nerede” diye sorarken, bu dövizin hangi kur üzerinden, hangi yöntemle, kimlere verildiğini soruyor. Çünkü bu sorunun arkasında, satın alanların kur farkından dolayı büyük kazanç sağlayıp sağlamadığı sorgulanmak isteniyor. Yani döviz kuru üzerinden (düşük kurdan alıp, yüksek kurdan satarak) vurgun yapıldığı şeklinde ciddi kuşkular var. Ama yapılan açıklamalarda bu sorunun cevabı bir türlü verilmiyor. Kaçamak ve demagojik laflarla geçiştirilmeye çalışılıyor. Muhalefetin mecliste verdiği araştırma önergeleri reddediliyor. Doğal olarak, konu araştırılıp, aydınlığa kavuşmayınca, kafalardaki soru işareti de gitmiyor.

İşte tam da burada darbe hukukunu aratmayan tuhaflıklar yaşanmaya başlıyor. Muhalefetin “128 milyar dolar nerede” pankartlarının peşinde koşan zaptiyelere gülelim mi, ağlayalım mı? Ülkenin güvenlik güçleri seferber edilmiş! Düşman kim? Tabi ki muhalefet! Ve muhalefetin astığı “128 milyar nerede” pankartları! Durumdan vazife çıkaran “aşırı yorumcu” bazı savcılar, tam da darbe hukukunun bir uygulaması olarak, bu pankartları “Cumhurbaşkanına hakaret” olarak değerlendiriyorlar. “Bunda suç unsuru yok” diyen savcılar da valilere idari kararla pankartı kaldırması yönünde akıl veriyorlar. Valiler ve kaymakamlar, il ve ilçe girişlerinde patates, soğan tırlarını karşılama törenlerini aksatmadan, zaptiyeyi pankart peşinde koşturuyorlar.

Kalitesi yüksek bir demokraside yönetim şeffaf ve hesap verici olur. Muhalefetin “128 milyar dolar nerede” diye sorması, bir görevdir. İktidarın da bu dövizlerin hangi yöntemle, kimlere, hangi kur üzerinden verdiğini şeffaflığın bir gereği olarak açıklaması gerekir. Vinçlerle, polislerle pankart peşinde koşmak, dünyaya rezil olmaktan başka bir işe yaramaz! Pankartları kaldırmak, pisliği halının altına süpürmek anlamına gelir ki, bu defa halının altından pis kokular yayılır!

Pis kokular yayılınca, bizim gibi politika ile çok da fazla ilgilenmeyenler dahi sormaya başlar; “120 milyar dolar nerede” diye! Sahi 128 milyar dolar nereye gitti?